Eş seçimi & Evliliğe Hazırlık kategorisi için arşiv

Evlilik hayatında ihlâs

Posted in Eş seçimi & Evliliğe Hazırlık, Eşlere Tavsiyeler, Âilemiz, İslamda Aile on Mayıs 21, 2009 by kum
“Insanlar helak olur, bilenler kurtulur. Bilenler de helak olur, bildiklerini yaşayanlar kurtulur. Bildiklerini yaşayanlar da helak olur, ihlaslı olanlar kurtulur; ihlaslı olanlar da her an onu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır” buyurur âlemlere rahmet olarak gönderilmiş Kutlu Rasul… Bilginin ve amelin, sadece Allah’a has kılınmış bir niyet ve kasıt olmaksızın, kurtuluş vesilesi olamayacağını söyler; bilgi ve amel iplerine tutunup, necat bulacağını sanan ümmetine. Bilmek, önemlidir. Bildiğini yaşamak, daha âlâ. Hepsinin muhtaç olduğu şey ise ihlâs… O ise, hafif bir rüzgarda uçuveren tüy gibi salınır durur gönül penceremizin kıyısında. Her daim yerinde mi diye kontrol etmek için, pencereye çevirmek gerekir dikkati. Çünkü o, ancak uçmasından endişe edenlere, bırakıp gitmesin diye yana yakıla dua edenlere vefalıdır çünkü.

Hayat her yönü ve her yeriyle ihlasa muhtaç. Çünkü hayatımızın her anından hesaba çekileceğiz. Evlilik hayatımız, eşimizle olan münasebetlerimiz de dahil bu çerçeveye elbette. İnanan insanlar olarak, hayatın farklı noktalarında olaması gerektiğine inandığımız ihlas, evimizde, eşimizle birlikte olduğumuz dakikalarda göz ardı edebildiğimiz bir hakikat. Evlilikle gelen imtihan sorularımıza doğru cevaplar vermemize engel olan, bakışımızı muhatabımıza kilitleyip, göğe kaldırmaktan alıkoyan hayatî bir ihmal… Kızgınlık, öfke, kin, hırs ve gurur eşliğinde, “ben”lik iddiasına kapılıp gitmek an meselesi. Tek ilaç, haksızlık etmekten korkmak; Hak nazarıyla bakmak ve davranmak derdine düşmek… Mutlu bir evlilik için değil, O’nun rızası için.

Bize düşen her daim “Bir mü’min olarak şimdi nasıl davranmalıyım?” sorusunu sormaktır kendimize. Karşılıklı tartışmalarımız, anlamak ve anlaşılmak için çabalayıp dururken, önemli olan hakikatin ortaya çıkmasıdır. Babanzade Ahmet Naim Efendi’nin İslam ahlakını anlattığı eserinde, İmam Şafii’nin şu sözü nakledilir: “‘Hiçbir tartışmaya girmedim ki, gerçeğin karşımdaki muhatabım tarafından aydınlanmasını dilemiş olmayayım.’ Anlaşılıyor ki, İmam Şafii Hazretlerinin münazaraya (gerçeğe ulaşmak kastıyla yapılan gerekçeli, delilli tartışmaya) girmekten maksadı, karşısındaki muhatabını ne pahasına olursa olsun, altetmek değil, gerçeğin meydana çıkmasıdır. Bundan da önemli olan gerçeğin hasım eliyle ortaya çıkarılması, başarılmasıdır. Çünkü maksat, münazarada yenmek veya yenilmek değil, münazara sonunda hak ve hakikati belirtmek ve bu sayede yeni ufuklar açmaktır.”

İhlas öylesi bir ruhtur ki, niyetimizi canlandırır. Niyetlerimiz, fiillerimizi harekete geçirir. Fiillerimiz ise yeni bir ruha dönüşerek, daha hayırlı yapıp etmelere zemin oluşturur.

Eşlerimizle bir araya getirilişimiz bir tesadüf değil; ilâhi iradenin bir tecellisi ve aynı zamanda bu dünya hayatındaki sınav sorularımızdır. Yaşanan her gün, çekilen her sıkıntı iman ve ibadet penceresinden baktığımızda kemale ulaşma, yanlışlarımızı farketme ve geri adım atma konusunda birer fırsattır. Kadın ya da erkek, her insan Allah’ın kuludur ve bize üstünlük kazandıracak olanın ancak takvamızdır. Takva, Allah’a karşı bir sorumluluk bilinci ve bu bilince uygun yaşama gayretinde olmaksa; hayatımızın her yönü gibi, evlilik hayatımızı da böylesi bir anlayışla yaşamaya çalışmak gerekir. O nedenle, karşımıza çıkan sorunlar, bizden ya da eşimizden kaynaklanan haksızlıklar konusunda, önce kendimize sorular sormalı ve Rabbimizden hak üzere bakabilmek noktasında yardım istemeliyiz.

Derya Guney

Osmanlı gelinlikleri

Posted in El emeği göz nuru, Eş seçimi & Evliliğe Hazırlık etiketler ile , on Aralık 16, 2008 by kum





günah aşk

Posted in Eş seçimi & Evliliğe Hazırlık, İslamda Aile, İslami konular etiketler ile , on Aralık 5, 2008 by kum

pr.dr.Faruk Beşer’e sitesinde sorulan bi soru ve cevabı:

Soru: Günah Aşk: Selamun aleyküm, hocam. Biz üniversite 1. sınıf öğrencisi iki genciz. Ailemizden aldığımız dini eğitim ve daha sonraları kendi çabalarımız ile haram dairenin dışında durmaya ve dini vecibelerimizi yerini getirmeye çalışıyorduk. Ta ki, aşk denen şeytani duyguya kapılana kadar. İlk başlarda her şey çok güzeldi fakat daha sonraları vicdanımız bastırmaya başladı. Çevremizden ve dostlarımızdan da tepki almaya başladık onlara evlilik için böyle bir yola başladığımızı söylüyorduk ve bir arkadaşımızın sözüyle sarsıldık: “Haram yolla helale ulaşılmaz”. Evlenmeyi gerçekten istiyoruz ama şu anki durumumuzla imkansız. Allah’ın (c.c.) sevgisini ve birbirimizi de kaybetmeden doğru bir çözüm bulmak istiyoruz. Bize yardım ederseniz çok seviniriz. Allah şimdiden razı olsun. Allah’a emanet olun.

Cevap:
1.Aşk şeytanî bir duygu değil, Allah’ın (cc) yarattığı bir cazibe kanunudur. Her eksik olan varlık, parçasını arar ve fıtrî/doğal bir duygu ile ona doğru çekilir ve onu çeker. Eğer aşk doğal ve meşru çizgisinden çıkarılmaz, son ve nihai hedef olarak görülmezse, aşıklar bir araya geldikleri halde, hala bir eksiklik duyarlar ve bu defa da Allah’a doğru çekilirler. Yani aşk, Allah sevgisine dönüşür. Böylece insan mükemmelliğe doğru ilerler ve karşımıza insan-ı kâmil çıkar.

2.Allah’ın (cc) koyduğu sınırları iyi niyet bahaneleri bozmamalı ve bu sınırlar hiçbir surette aşılmamalıdır. Çok dikkat çekidir ki, Allah (cc) Kurân-ı Kerim’de başka haramlardan sözederken: “Bunlar Allah’ın sınırlarınıdır, bunları ileri geçmeyin”, buyururken, cinsellikle ilgili haramları saydığında ise: “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın” der. Yani cinsellik öyle kaygan bir zemindir ki, orada kaymadan, sabit durabileceğine hiç kimse güvenemez. Bu sebeple Hz. Yusuf (as) bile: “Ben nefsimden emin olamam, çünkü nefis sürekli kötülükleri emreder” demişti. M. Sabri Efendi’nin: “Cinsellik konusu öyle bir konudur ki, orada kişi hiçbir zaman elde ettiğiyle yetinip, burada kalalım demez, sürekli daha ilerisine doğru giderler” anlamında güzel bir sözünü hatırlıyorum. Arkadaşınız da doğru söylemiş: Helale haram yollarla gidilmez.

3.Öyleyse, hiçbir mümin, masum olduğunu sandığı duygulara kapılarak, kuracağı ailenin temeline çürük tuğlalar koymamalıdır. Bu konudaki her bir haram, her bir dokunma, yasak olan her bir bakış ve her bir çirkin söz meşru, mesut ve bahtiyar ailenin temelindeki çürük bir tuğladır, onun cennete çevrilmesine engel bir çomaktır. Bundan Allah’a (cc) sığınmak ve iradesini bu yönde kullanmak gerekir. Hz. Yusuf’un (as) söylediklerinden anlıyoruz ki, kişinin tek başına ve sadece kendi iradesiyle bundan kurtulması bile çok zordur, hatta imkansızdır. Bu sebeple iradesini kullanacak ve Allah’ın kendisini korumasını da O’ndan ayrıca isteyecektir. Böyle olursa Allah’ın da onu koruyacağına biz şahsen şahidiz.

4.Eğer somut günahlar işlemişseniz, çok köklü ve kararlı bir tövbe ile bunların silinmesi ve temeli yeniden ve sağlam kurmanız da elbette mümkündür. Eğer tövbenizde sadık kalabilirseniz, günahınız da kalmaz, ancak, açıktır ki, hiç günah işlememenin sevabını çoktan kaçırmış olursunuz. Çünkü bu konuda gösterilecek sabır öyle büyük bir ibadettir ki, kesinlikle bin yıl nafile oruç tutmaktan, namaz kılmaktan ve teheccüde kalkmaktan daha sevaptır. Bunu başaranla başaramayan elbette bir olmayacaktır.

5.Son olarak size şunu söyleyebilirim: Eğer birbirinizi seviyor ve evlenmek istiyorsanız bunu alenileştirin ve resmen evlenin. Bu konuda geçim sıkıntısından korkmayın. Resmi nikahınızı yapmadan da dinî nikâh yapmayın. Yok eğer evlenmenize engeller varsa ve bu mümkün olmayacaksa, hiç olmazsa haram işlemeye devam etmeyin. Dünyada insan mı kalmadı deyip, başka çareler arayın. Karadeniz’de güzel bir söz vardır: “istedum emicemun kızini, vermedi. Ben da kızdum da almadum”. Siz de öyle yapın.

Sünnet’te Nikah, Mehir, Çeyiz ve Düğün

Posted in Eş seçimi & Evliliğe Hazırlık, İslamda Aile etiketler ile , , on Kasım 24, 2008 by kum

Kur’ân-ı Kerim’deki “Hakikaten, Allah’ın Resûlünde sizler için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir nümune vardır” (al-Ahzab Suresi, 33/21) âyet-i kerimesi Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için Peygamber Efendimiz’in, mükemmel ve canlı bir örnek, en büyük fazilet numûnesi olduğunu ifade etmektedir
Peygamber Efendimiz, hayatın her karesinde bizim için örnektir İnsan hayatının en önemli meselelerinden birisi de evliliktir Buradan hareketle, çoğalmayı teşvik eden bir dînin mensûbu olarak evlenme konusunda Allah Resûlü’nün (sas) sünnetinde nikâh, mehir, çeyiz ve düğünün nasıl olması gerektiğine dair delilleri inceledikten sonra, makalemizde bunların toplumda hangi ölçüde tatbik edildiğini değerlendirmeye çalışacağız

Nikâh Nikâh

“Ne-ke-ha” kelimesi sözlükte “eklemek, toplamak” veya “akid yapmak” manâsına gelirken, İslâm Hukuku�nda da “evlilik akdi” anlamında bir terim olarak kullanılmaktadır Geçerli bir evlenmenin olabilmesi için önce bu akdin iki tarafının (tarafeyn veya velileri) olması gerekir Sağlıklı bir neslin devamı için nikâh şarttır Bunun için nikâh, İslâm Hukuku�nda medeni bir muamele olarak kabul edildiği halde bir cihette ibadet bile sayılmıştır Bazı âlimlere göre evlenmek, evliliğin gereklerini yerine getirmek, yuvanın saadetine hizmet etmek, haramlardan uzak durarak iffetli bir hayat yaşamak, imanî ve ahlâkî değerlerle donatarak çocuk yetiştirmek nafile ibadet için bir kenara çekilmekten daha faziletlidir (İbn Âbidin, 3:3)

Nikâh Hz Adem (as) ile başlamış olup, kıyamete kadar hattâ Cennet’te de devam edecektir Nikâhın bir ibadet olup olmadığı meselesi âlimler arasında tartışmalıdır Şafiîler evliliğin alış-veriş gibi dünyevi amellerden olduğunu ve ibadetler arasında sayılamayacağını söylerken, başta İmam Ebû Hanife olmak üzere bir çok âlim evliliği bizatihî ibadet saymışlardır Hatta evlenmenin nafile ibadetlerden daha faziletli olduğu bile söylenmiştir (İbnü’l-Hümam, 3:98) Şafiiler, evlilik ibadet olsaydı kafirin yaptığı evlilik sahih olmazdı şeklinde görüşlerini temellendirmeye çalışmışlardır Hanefîler ise, kâfirin yaptığı evlilik dünyada hayatın devamını sağladığı için sahihtir Zira mescid ve camilerin inşası bir Müslüman tarafından yapıldığında onun için bir ibadet sayılırken, kafirin yaptığı ise ibadet sayılmaz demektedirler Dolayısıyla, iyi bir nesil yetiştirmek ve nefsi korumak gibi bir çok maslahata vesile olması açısından evliliği de, bir derece ibadet olarak değerlendirmek mümkündür (Zuhaylî, 9:32) Nitekim, Hz Peygamber hanımının ağzına helal bir lokmayı koymayı dahi sadaka olarak nitelendirirken (Buharî, “Nikâh”, 15) evliliğin ibadet hükmünde olduğuna işaret etmiş olmaktadır

Evlilik esasına dayalı, ibadet düşüncesiyle kurulan bu kutsal yuvayı temellendirirken elbetteki dikkat edilmesi gereken hususlar olmalıdır Hz Peygamber’in eş seçiminde özellikle gençlere yönelik olarak yaptığı şu tavsiye dinî düşünce temelli evlilik müessesesinin en önemli esasıdır: “Kadın, dört şey için nikâh edilir; malı, soyu, güzelliği ve dini; sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun” (Buharî, “Nikâh”, 15) Bir başka hadiste de “Hadrâ-i dimen’den sakının!” buyurduklarında sahabiler: “Hadrâ-i dimen nedir ya Resûlallâh?” diye sordular Bunun üzerine Hz Peygamber: “Bataklıkta (kokuşmuş bir çevre ve gayr-ı İslâmî şartlarda) yetişen güzel kadın” cevabını verdi (Acluni, 1:319-320) Şu halde, insanın yetişmesinde çevrenin etkisinin önemi dikkate alınmalı, evlenecek gençler dünyasını ve ahiretini imar etmek istiyorlarsa alacağı kadının ailesine, çevresine ve yetişme tarzına iyi bakmalıdırlar Sadece malına, soyuna veya güzelliğine bakarak eşini seçmemeli, bu seçimde Hz Peygamber’in tavsiyesine uyarak dindarlığı tercih sebebi kılmalı, evliliklerini dünya ve ahiret mutluluğu şekline dönüştürebilmelidirler

Yine, Peygamber Efendimiz (sas); “Yerine getireceğiniz şartların en önemlisi; kadınları kendinize helal kıldığınız şartlardır” buyurmuştur (Buharî, “Nikâh”, 52) Âlimler, burada uyulması gereken şartları nikâhın gerektirdiği şartlar olarak anlamışlardır: kadına iyi muamele, nafakasını, giyeceğini, süknâsını (kalacak yer) temin etme, kadının haklarından hiçbirini eksik bırakmama gibi Buna karşılık, kadının da, kocasından izinsiz dışarı çıkmama, onun birlikte olma isteğini geri çevirmeme ve evine hoşlanmadığı kişiyi almama da bu şartlardandır Bunlar, nikâh akdinde hiç zikredilmese bile var kabul edilir

Allah Resûlü (sas), “Ey gençler topluluğu! Kim içinizden evlenmeye muktedirse evlensin Çünkü gözü haramdan en çok saklayan, ırzı en iyi muhafaza eden evliliktir” (Buharî, “Nikâh”, 3) buyurarak da evliliğe teşvik etmektedir Âlimler, evlenmeye muktedir olmaktan maksadın, evliliğin külfetleri ve yükümlülüklerini yerine getirmeye gücü yetmek olduğunu belirtmişlerdir Bu yükümlülüğün başında da, evlenirken taahhüt edilen mehir ile ömür boyu tekeffül edilen nafaka gelmektedir

Mehir

İslâm Hukuku�nda mehire “sadak” veya “nihle” de denir Mehir olarak verilen mal, sadece kadınla beraberliği helal kılma bedeli veya ondan istifade imkânının karşılığı değil, bir ömür boyu birlikte yaşama arzusunun sembolik alâmeti veya hediye kabîlinden verilen bir ihsandır Mehir, eğer nikâh anında belirlenmişse buna mehr-i müsemmâ, belirlenmemişse mehr-i misil denir Mehr-i misil, evlenen kızın akrabaları arasında her bakımdan kendi konumundaki kızlara ödenen mehir miktarıdır Şayet evlilik sırasında mehir belirlenmemişse veya mehir geçersiz kabul edilmişse, bu takdirde evlenen kadın için mehr-i misil tahakkuk eder

Mehir, nikâh için şarttır Bu husus, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle zikredilir: “Evleneceğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin Eğer mehrin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa onu içinize sine sine afiyetle yeyin” (Nisâ Sûresi, 4/4) Mehrin âzamî miktarı hususunda bir sınırlandırma yoktur Resûlullâh devrinde, mehir olarak hurma bahçesinin bile verildiği olmuştur Asgari miktarı hususunda ulema ihtilaf etmiştir Hanefiler: �10 dirhemden aşağı mehir olmaz� hadisini (Tehanevi, İ�lai Sünen, 11/79-86) esas alarak meh- rin en az 10 dirhem gümüş (32 gr) olması gerektiği görüşündedirler 10 dirhem gümüşün de Hz Peygamber zamanında iki koyuna denk bir kıymet taşıdığı nakledilir (Karaman, 283) Yani bu miktar, kadının talep edebileceği ve ettiği takdirde erkeğin vermesi gereken miktardır Görüldüğü gibi mehir müessesesi son derece ciddi bir müessesedir Kadınların haklarının korunmasına ve istikballerinin garanti edilmesine yönelik bir uygulamadır Şu kadar ki, âyette ifade edildiği üzere, kadın mehrini kocasına hibe edebilir

Sehl b Sa’d (ra) anlatıyor: Hz Peygamber’e bir kadın gelerek, “Ey Allah’ın Resûlü, sana nefsimi bağışlamaya geldim” dedi Hz Peygamber (sas), kadına nazar edip gözden geçirdikten sonra hiçbir şey söylemeden başını yere eğdi (Bu kadının Havle bint-i Hakîm, Fatıma bint-i Şüreyh veya Zeynep bint-i Huzeyme olduğu rivayet edilir) Kadın, Hz Peygamber’den müsbet cevap alamayınca üzülür ve meclisten ayrılır Tam gideceği esnada bir adam doğrulup: “Ey Allahın Resûlü! Sizin ona ihtiyacınız yoksa onu bana nikâhlayın” der Hz Peygamber: “Yanında buna mehir olarak vereceğin bir şeyler var mı?” diye sorunca, adam: “Vallahi yok Ey Allah’ın Resûlü” der Bunun üzerine Hz Peygamber: “Ailene git, bir şeyler bulabilecek misin bir bak!” buyurur Adam gider, az sonra geri gelir “Hayır Ey Allah’ın Resûlü, vallahi bir şey bulamadım” der Hz Peygamber: “Tekrar iyi bak demirden bir yüzük de mi yok?” buyurunca, adam tekrar geri gidip gelir ve “hayır ya Resûlullah, demirden bir yüzük bile yok Ancak işte şu izarım (elbise) var, yarısı onun olsun” der Hz Peygamber: “İzarın ne işe yarar? Onu sen giyecek olsan onun üzerinde bir şey olmayacak, o giyecek olsa senin üzerinde bir şey kalmayacak” buyurur Bunun üzerine adam bir müddet daha oturduktan sonra kalkıp gider Resûlullah, onun gittiğini görünce geri çağırır ve “Kur’ân’dan ne biliyorsun?” diye sorar Adam, “şu sûreleri biliyorum” diyerek bildiklerini sayar Bunun üzerine Allah Resûlü: “Haydi git, Kur’ân’dan bildiklerini öğretmen mukabilinde o kadını sana nikâhladım” buyururlar (Tirmizî, “Nikâh”, 21) Yine Benî Fezâre kabilesinden bir kadın, mehir mukabilinde evlenmek isteyince, Resûlullah: “Zengin bir insan olduğun halde bir çift ayakkabı karşılığında evlenmeye razı mısın? Nefsin ve malın için bir çift ayakkabıya razı mısın? diye sorar Kadın, “evet” der Hz Peygamber de bu evliliğe müsaade buyurur (ay) Ümmü Habibe (ranhâ) anlatır: Kocası Ubeydullah İbn Cahş ile beraber Habeşistan’a hicret ettiklerinde Ubeydullah Habeşistan’da vefat edince Necâşi onu Resûlullah’a nikâhladı ve Resûlullah’ın yerine Ümmü Habibe’ye 4000 dirhem mehir verdi Sonra onu Şurahbil b Hasene ile Hz Peygamber’e gönderdi, Hz Peygamber de aynen kabul etti (Ebû Davud, “Nikâh”, 29)

Hz Ömer kadınlara verilen mehirlerin azami miktarını tespit etmek niyetiyle bir cuma hutbesinde: “Kadınlara mehir verirken aşırı gitmeyin” demişti Bunun üzerine cemaatten bir kadın ayağa kalkarak: “Ey Ömer, senin buna hakkın yok Zira âyet-i kerimede Cenab-ı Hak: “Birisine bir yük altın da vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın” (Nisâ Suresi, 4/20) buyurmuştur” deyince, Hz Ömer, kadına hak verir ve bu kararından vazgeçer Bununla birlikte, mehrin fazla takdir edilmesi de dindarlık ölçüsü değildir

Sahabî, sadece maddî değeri olan mehirleri değil, manevi kıymeti olan şeyleri de mehir kabul etmişti Meselâ Ebû Talha ile Enes ibn Malik’in annesi Ümmü Süleym evlendiklerinde aralarındaki mehir Ebû Talha’nın Müslüman olmasıydı Çünkü Ümmü Süleym, Ebû Talha’dan önce Müslüman olmuştu Ebû Talha, Ümmü Süleym’i isteyince Ümmü Süleym, “Ben Müslüman oldum, önceki kocam Mâlik kâfir olduğu için ayrıldım, sen de Müslüman olursan evlenirim” dedi Bunun üzerine o da Müslüman oldu Görüldüğü gibi, Ümmü Süleym’in kocasından mehir olarak istediği şey fizîki varlığı bulunan bir mehir değil, mânevî bir şarttı (Nesâî, “Nikâh”, 63)

Kur’ân’da mehre mal olarak işaret edilir: “iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla, mal harcayıp mehirlerini vererek kadınları nikâhlamanız helâldır” (Nisâ Suresi, 4/24) Âyetteki” mal harcayıp” kaydı mehrin nikâhın şartlarından olduğunu göstermenin yanında nikâh denildiğinde mukabilinde bir mal söylenmemiş olsa bile, her hâlükârda mal olabilecek bir mehrin olacağını ifade etmektedir (Yazır, 2:1328)

Hanefi mezhebine göre mehrin mal olması gerekir Daha önce ifade edildiği gibi, mehrin alt sınırı 10 dirhem gümüştür Yani kadın, asgarî olarak bu talepte bulunabilir Alt sınır adına 10 dirhem denilmesine rağmen, mehrin maksimum sınırı için hiç bir şey söylenmemiştir

Şafiî mezhebine göre, Kur’ân öğretmek de mehir olarak kabul edilmiştir

Netice itibariyle taraflar, günümüz şartlarını nazara alarak karşılıklı anlaşma ile mehir işini halletmek zorundadırlar Böylece hem muhtemel mâğduriyetler önlenir, hem de İslâm’ın bir hükmü sembolik uygulamadan kurtulmuş olur

………………………………

Çeyiz (Cihâz)

Çeyiz, evin eşyaları, sergisi ve mefruşat, kapkacak gibi evlilik evinin malzemeleridir Mâlikî mezhebinde, mehirden aldığı kadarıyla çeyiz kadının üzerine vaciptir Eğer bir şey almazsa yükümlü de değildir Ancak koca çeyizi üstlenmesini şart koşar veya örf, kadını çeyiz ile yükümlü kılarsa çeyizi hazırlamak kadının üzerine borç olur Hanefî mezhebinde ise, çeyizde yükümlü olan erkektir Çoğunlukla âlimler, kadının giyimi ve nafakasının vacip olması gibi, çeyizin de erkeğin üzerine vacip olduğunu belirtmişlerdir Verilen mehir ise çeyizin karşılığı değildir O, bir armağan ve hediyedir O (mehir), kadının kocası üzerindeki hakkıdır (Zuhaylî, 9:246)

Peygamber Efendimiz, kızı Fatıma evlenirken çeyiz olarak verdiği şey; “bir kadifenin içinde bir yatak, bir yastık, bir de su tulumu” idi (İbn Mâce, “Zühd”, 11) Allah Resûlü’nün bu uygulaması, o günün sosyal ve ekonomik şartlarının sonucu olduğu kadar, çeyizde aşırılığa kaçmamanın da bir göstergesi mahiyetindedir

Hz Peygamber (sas), nikâh parasını (mehri) kolaylaştırmayı teşvik etmiştir Bizzat kendisi, hanımlarından bazılarına on dirhem mehir ödemiş ve mutlaka lüzumlu ev eşyaları almıştır Bunlar el değirmeni, ibrik, içi lif dolu deri döşek gibi şeylerdi Hz Ali, Hz Fatıma’nın vefatından sonra evlendiği ailelerinden birine nikâh parası olarak iki müd (=1/2 Sa’; 1 Sa’: =3 kg) arpa, diğerine iki müd hurma, bir diğerine iki müd kavut vermiştir Peygamberimizin Ashabından bazıları ise, bir hurma çekirdeği ağırlığında altın (beş dirhem) bazıları da bir çift ayakkabı karşılığında evlenmişlerdir (Tahanevi, 11/82-83, Gazalî, 2:40)

Öte yandan Hz Peygamber: “Nikâhın en hayırlısı en kolay olanıdır” (Ebû Davud, “Nikâh”, 32) buyurarak, nikâhın kolaylaştırılmasını istemiştir Aynı zamanda “Nikâhın en bereketlisi, en güzeli, en az masraflı olanıdır” (Müsned, 6:82) diyerek, nikâh ve sonrasındaki düğün sırasında israf ve gösterişten kaçınmamızı tavsiye etmektedir

Peygamberimiz (sas), “Kadınların hayırlısı, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindiren, emrettiği vakit itaat eden, yanında bulunmadığı vakit malını ve iffetini koruyandır” (Nesaî, “Nikâh”, 14) buyurmuşlardır Yine Hz Peygamber, zamanımızdaki maddî sıkıntıların kaynağı olan israfa ve görenek hastalığına işareten şu ikazda bulunmuştur: “Bir zaman gelecek, kişinin helâki, karısının, anne-babasının ve çocuklarının elinde olacaktır Bunlar onu, fakirlikle ayıplarlar ve gücünün yetmediği şeyleri kendisinden isterler Adam, bu sebeple tehlikeli işlere girerek dîni gider ve kendisi de helak olur” (Beyhakî, Zühd, 2/183) Bundan daha beliğ ve sakındırıcı bir tembih olamaz

Bugün, Müslüman toplumlarda köklü bir gelenek halini almış bulunan çeyiz uygulamasında aşırılıklara ve israfa kaçmamak, dinin emrettiği hususların başında gelir Gerektiğinde demir bir yüzüğün mehir olabileceğini kabul eden dinimiz (Buharî, “Nikâh”, 14) mehir ve çeğiz masrafının evliliği sıkıntıya sokmayacak ölçüde istediği göz önüne alınırsa, çeyizde aşırılığa kaçmanın İslâm’da hoş karşılanmadığı açıkca görülür

Düğün

Evliliğin örfî tescili için yapılan toplantı ve ziyafet mânâsındadır Arapça�da velime denilen düğünlerdeki ziyafetler, âlimlerin çoğuna göre sünnet-i müekkededir Enes ibn Mâlik şöyle der: Hz Peygamber, Zeynep bint Cahş için velime ziyafeti yaptığı gibi kadınlarından hiçbirisi şerefine ziyafet vermedi Ancak Zeynep validemizin velimesinde bir koyun keserek bir ziyafet vermiştir (Buharî, “Nikâh”, 68) Abdurrahman ibn Avf (ra) da Medine’de evlenince, Hz Peygamber’in kendisine: “Bir koyun dahi olsa velime yap” (ay) buyurması, düğün ziyafetinin imkân ölçüsünde verilmesi gerektiğini gösterir Yine Hz Peygamber’in “Velime ilk gün hak, ikinci gün mâruf, üçüncü gün ise riya ve gösteriştir” (İbn Mace, “Nikâh”, 25) ikazı da, israf ve gösteP��en uzak durmamız gerektiğine delildir

Düğünlerdeki meşru eğlenceye gelince, Sünnet’te bu hususa dair şöyle bir örnek yer almaktadır: Hz Peygamber (sas), bayramlarda, kadınların kendi aralarında def çalıp, İslâm ahlâkına aykırı olmayan bir kıyafetle cariyelerin şarkı söylemesine izin vermiştir Bir bayram günü Hz Âişe’nin (Ö 58/677) huzurunda def çalıp şarkı söylemek suretiyle eğlenen cariyeleri, “Resûlullah’ın evinde şeytan nağmeleri ha!” diyerek azarlayan Hz Ebû Bekir’e, “Her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır” (Buharî, “Iydeyn”, 3) buyurarak, meşru eğlenceye müdahale edilmemesi gerektiğini ifade etmiştir Ancak bu eğlence kadınlar arasında olduğu gibi, hadisteki cariyelerden kasıt, küçük kızlar da olabilir

Aşırılığa kaçmamak şartıyla, İslâmiyet’in sosyal hayat içersinde ruhsat verdiği düğünlerde eğlenmek meşrudur Nitekim Hz Peygamber (sas), yine cariyelerin def çalıp gazâ şiirlerini okuduğu bir düğüne katılmış, şarkı söyleyen cariyelerden biri O’nu görünce: “Aramızda yarın ne olacağını bilen Peygamber var” diyerek sözlerini değiştirmiş, bunun üzerine Peygamberimiz, bu cariyenin böyle ifadeler kullanmamasını, daha önce söylediklerini tekrar etmesini istemiştir (Buharî, “Nikâh”, 48) Burada şu noktayı belirtmeliyiz ki bu nokta, cariyenin statüsü nazara alarak değerlendirilmelidir Yoksa, erkeklerin olduğu bir yerde, onlarla evlenmesi haram olmayan kadınların şarkı söyleyemeyeceği, erkeklerin de bunları dinleyemeyeceği açıktır Dinimiz düğün vesilesiyle belli sınırlar içinde eğlenceye izin vermektedir Şu kadar ki, bu eğlencelerdeki meşruiyet sınırı önemlidir Günümüzde düğünlerde çılgınca eğlenme, yiyecek ve içeceklerde alabildiğine israfa kaçma, içki tüketilmesi gibi uygulama ve başka haram fiillerin işlenmesi, İslâm’ın asla izin vermeyeceği davranışlardır

Âlimler, meşrû sınırlarda icra edilen düğüne davet edilen bir kişinin, bu davete icabet etmesinin vacip olduğunu söylerken, bu davetlerde İslâmî âdaba ve genel ahlâk kurallarına ters olmayan, aynı zamanda oyun, musiki ve yarış türünden eğlencelere de izin vermişlerdir Fakat davette içki, kumar, fuhuş gibi dinin haram kıldığı yasaklar işleniyorsa gitmek doğru değildir Bu sebeple İslâmî ölçülere göre müstehcen sayılabilecek, doğrudan ya da dolaylı olarak İslâm dinini, bu dinin itikat, ibadet, ahlâk esaslarını tahrif ve tezyife yönelik her türlü eğlenceyi gayr-i meşru saymışlardır

Hasılı, Hz Peygamber (sas) uygulamasına dayalı olarak nesilden nesile intikal eden “nikâh” ve “sünnet” gibi merasimleri icra ederken gayr-i meşru sayılan eğlencelerden ve israftan sakınılmalıdır Bir sünneti yerine getirirken farzlar ihlâl edilmemeli, bid’atlara asla düşülmemelidir Çünkü bir bid’at, bir sünnetin terki demektir (İbn Hanbel, 4:105) Bunun için, Allah Resûlü’nün hayatı ve sünneti iyi bilinmeli, israf ve gösterişten uzak durulmalıdır Ancak bu şekilde âdetlerimizin ibadet hükmüne geçirilmesi ve “Ümmetin bozulup fesada düştüğü zamanda sünnetten ayrılmayanlara (yüz) şehid ecri verilecektir” (Deylemî, 4:198; Heysemî, 1:172) tebşiratına nail olunması mümkün olacaktır

Kaynaklar:
- Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ
- Deylemi, Müsned
- Heysemi, Mecmaü’z-Zevaid
- İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar
- İbnü’l-Hümâm, Fethü’l-Kadîr
- İmam-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn
- Karaman, Hayreddin, Mukayeseli İslâm Hukuku
- Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili
- Zuhaylî, Vehbe, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi
DrM Selim ARIK

Bebeğin ismi konulurken ezan ve kametin hikmeti nedir?

Posted in Eş seçimi & Evliliğe Hazırlık, Çocuk İsimleri, İslamda Aile etiketler ile , , on Kasım 24, 2008 by kum

Kulağına ezan ve kamet okuyarak çocuğa isim koymak: Bu adet bizzat Peygamber Efendimizden gelmektedir Sünen-i Tirmizi’de nakledildiğine göre, Hz Hasan dünyaya gelince Peygamberimiz onun sağ kulağına ezan okumuştur (1)

Hz Hüseyin’in rivayetine göre ise Peygamberimiz bu adetlerinin hikmeti hususunda da şöyle buyurmuşlardır:
“Kimin bir çocuğu olur da, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okursa, o çocuğa ümmüsıbyan hastalığı zarar vermez (cin zarar vermez)” (2)

Ezan ve kamet çocuğa yapılan ilk iman telkinidir Çünkü ezanın mana ve muhtevasında tekbir, tevhid, nübüvvet ve namaz gibi dinin esasları bulunmaktadır

İsim verilirken, çocuğa güzel, İslami isimlerin verilmesine dikkat edilmelidir Bu hususta Peygamberimizin birçok tavsiye, ikaz ve tatbikleri vardır Bu hadislerden birisinin meali şöyledir:

“Kıyamet günününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız Öyle ise isimlerinizi güzel koyun”(3)

Çocuğun isminin doğduğu günün akşamında verilmesi tavsiye edilmektedir; fakat yedinci güne kadar da ertelenebilir

Ezan ve kamet işini her kes yapabilir Namazdan önce okunan kamet sol kulağa okunur

(1) Tirmizi, Edaha:15
(2) Feyzü’l-Kadir,6:237
(3) Buhari, Edeb:108

Ezan, lûgatta bildirmek demektir Şeriat deyiminde, farz namazlar için belli vakitlerde bilindiği şekilde okunan mübarek sözlerden ibarettir

Ezanın kelimeleri yedidir:

1- Allahü ekber:
Allahü teâlâ, büyüktür Ona bir şey lazım değildir Kullarının ibadetlerine de muhtaç olmaktan büyüktür İbadetlerin, Ona faydası yoktur
Bunu, zihinlerde iyi yerleştirmek için, bu kelime, dört kere söylenir

2- Eşhedü ella ilahe illallah:
Kibriyası, büyüklüğü ile ve kimsenin ibadetine muhtaç olmadığı halde, ibadet olunmaya Ondan başka kimsenin hakkı olmadığına şehadet eder, elbette inanırım Hiçbir şey Ona benzemez

3- Eşhedü enne Muhammed’er-Resulullah:
Muhammed aleyhisselamın, Onun gönderdiği Peygamberi olduğuna, Onun istediği ibadetlerin yolunu bildiricisi olduğuna ve Allahü teâlâya, ancak Onun bildirdiği, gösterdiği ibadetlerin, yaraşır olduğuna şehadet eder, inanırım

4 ve 5- Hayye alessaleh, hayye alelfeleh:
Müminleri, felaha, saadete, kurtuluşa sebep olan namaza çağıran iki kelimedir

6- Allahu ekber:
Ona layık bir ibadeti kimse yapamaz Herhangi bir kimsenin ibadetinin Ona layık, yakışır olmasından, çok büyüktür, çok uzaktır

7- La ilahe illallah:
İbadete, karşısında alçalmaya müstahak olan, hakkı olan ancak Odur Ona layık bir ibadeti kimse yapamamakla beraber, Ondan başka kimsenin ibadet olunmaya hakkı yoktur